BİR
ADA MASALI- 2
Martıların susmadığı güzel bir sabah, Bahar üzerinden
hala atamadığı tatlı tedirginlikle alışmaya çalıştığı evinin terasını yıkarken
kapı çaldı. Şükriye Teyze yüzünde oldukça meraklı bir bakış ile merhaba
diyordu, karşı komşuydu. Yazları torunlarının okullarının kapanmasından birkaç
hafta önce gelir, okullar açıldıktan bir süre sonra giderdi. Bahar’ın ayaküstü
kibarca ifadesini alıp içi Bahar’dan yana ferahladıktan sonra ocakta yemeği
olduğunu söyleyerek ve Bahar’a her zaman bir sesleniş uzakta olduğunu
hissettirerek evine döndü. Şükriye Teyze bir anneanne ya da bir babaanne hissi
vermişti Bahar’a. Bahar babaannesini ve anneannesini kaybedeli çok olmuş, üvey
annesi ile zor bir yaşamı olmuştu. Ona anneanne hissi veren bir komşu, bu
inanılmazdı.
Güzel havada biraz yürümek çarşıda işlerini
halletmek için Bahar kendisini dışarıya attı. Kulaklıklarını tam takmıştı ki
karşı evin balkonunda ki teyze ile selamlaştı. Madam Fani Bahar’a Şükriye
Teyze’den sonra en yakın komşuydu. Giriş kat balkonunda oturur vaziyette olduğu
ve tek başına yaşadığı için Şükriye Teyze’den çok daha uzun bir tanışma
merasimi yaşadılar. Madam Fani son derece tatlı, konuşkan, meraklı, anaç biraz
da hastalık hastasıydı. Ara sıra çarşıya çay içmeye, yüzmeye ve sinagoga gider
onun dışında evinden pek çıkmazdı. Çarşı’ya indiğinde elektrik parasını
yatırmasını rica ederek Bahar’a parayı ve faturayı vermişti. Bahar bir anneannesi
daha olduğunu anlamış ve gittikçe kendisini daha iyi hissetmeye başlamıştı.
Az
biraz yürüdü ve küçük avlusunda yüksek sesle Stratos Dionisiou’nun ‘O
Paliatzis' (eskici) adlı şarkısını hafif bir hüzün eşliğinde dinleyen Madam
Destina ile tanıştı. O avluda nice güzel müzikler ve hiçbir meşhur meyhanede
bile yemediği kadar lezzetli mezeler eşliğinde derin dertleşme seansları
yaşayacağını henüz bilmiyordu. Madam Destina Notre Dame de Sion Lisesi son
sınıftayken derste ben Meryem’in çiçeği koklayarak hamile kaldığına inanmıyorum
diyerek okuldan atılmış, son derece fırlama, zıpır, güzel ve melek gibi kalbi
olan bir kadındı. Çok varlıklı olan eşi 6-7 Eylül olaylarında Atina’ya gitmiş,
Madam’ı küçük kızı ile oldukça zor şartlarda burada bırakmıştı. Bahar hikâyenin
devamını çok rakı sofrası sonra öğrenecekti. Bahar çarşıya gitmek için
ayrılırken Madam ona: ‘kızım, akşama işin yoksa az fava, tarama ve çirozum var
gel beraber yiyelim dedi. Bahar teşekkür etti, başka sefer diyerek yürümeye
devam etti. Bahar anne şefkati hissettiği
sevgi dolu komşularla bir adada yalnızdı. Ama böyle yalnızlık dostlar başına
diye düşündü. Çarşıda işlerini bitirip biraz yürüdükten sonra eve döndü. Madam
Fani’ye elektrik dekontunu ve yaptıklarının özet bilgisini verdikten sonra
evine girdi.
Bahar geçen günler içinde, cem evi toplantıları,
Karadenizliler geceleri, Erzurumlu komşular, Diyarbakırlı komşular, Sivaslı
komşular, Hatay mezeleri derken adanın aslında İstanbul’un, dolayısıyla
Türkiye’nin bir ‘mikrokozmosu’ (minik evren) olduğunu bir kez daha yaşayarak
görecekti. Adayı eskiden de bilen Bahar
bu büyülü mikrokozmosun içinde ne kadar dingin ve dinç hissettiğini fark ederek
şükretti.
Evine, hiçbir insanın bir ‘ada’ olmadığından, mikro
ve makro kozmos lardan bahseden kitapların, özellikle de bulduğu için şaşkınlık
içinde olduğu ‘Dişiliğin antropolojisi’ adlı kitaba heyecan içinde kavuşmak
istiyordu.
Kitap antropolojinin temel sorusundan bahsederek
başlıyordu. ‘İnsan nedir? ’, ‘insan nereden geldi? Nereye gidiyor?’, mitoloji
de aynı sorulara yanıt arıyordu. Mitoloji ve antropoloji benzerliğini
anlatıyordu kitap. İnsanı mitolojik olarak tanımlıyordu. Modern insanın hep bir mitin içinde olduğunu,
mit’in bir anlamlılık ihtiyacı olduğunu anlatıyordu. Modern insanın dünyanın
anlamı dediği ve aslında mitoloji örgü kalıplarında oluşturduğu şeyin, kendi
kurgusu olduğunun farkına varmakla onu bastırmak ve unutmak arasında gidip
geldiğini debelendiğini anlatıyordu kitap. İllüzyonunun arkasındakini görmek
ama yine de gerçek imiş gibi davranmak, kendi uydurduğuna kendi inanmak olarak
tanımlıyordu kitap modern insanın durumunu.
Kitap ilginç bir şekilde devam ediyordu. Günümüzde satirler, Pan, uçan halılar, sihirli
değnekli periler, ağzından ateş çıkan ejderhalar, insan yiyen devler, cinler,
dünyayı omuzlanan Atlas, Zümrüd-ü Anka, Şahmeran, Hızır, Lokman Hekim, Zeus, Dionysos,
Prometheus, Medusa, Deli Dumrul artık yoktu. Her ne kadar bunlar sadece çocuk
aklının ciddiye alabileceği hayal ürünleri ise günümüz insanın zihin modelinde
bu kavramların yerini alan tüm kavramlar da o hayal ürünleri kadar mitolojiktir
diyordu kitap. Yani tüm bireysel ve toplumsal yaşam görüşleri, hatta bilimsel
gelişmeleri ve aydınlanmayı da mitolojinin bir parçası olarak tanımlıyordu bu
kitap. Ve savunuyordu ki insanlar, Tanrı’ların ataların, kahramanların
yaptıklarını yapmak zorundadır. Mit in görevi ise bütün efsanelerin ve insan
davranışlarının örnek modellerini ortaya koymaktır. ‘İnsan kendi dünyasını
kendisi oluşturur’ bunun bilincine varması bir işarettir diyordu kitap. Hiçbir insan ada değil diyen kitap daha sonra
hiçbir kültür insanlık bütünü içinde bir ada değildir diyordu bu sevimli kitap.
Bahar bunu küçük bir mikrokozmos olduğunu her an
hissettiği Hayrullah’ın (evin küçük oğlan kuşu) muziplikleri ile şenlendiği bir
adada okuyordu. Bahar kendisine güzel bir çay demledi ve bilinç ve dişilik
bölümlerine geçti sabırsızca.
DİŞİLİK
VE BİLİNÇ
‘Asıl
olan bütün olandır’ diye bir alt başlık vardı, Bahar oradan
devam etti kitaba. Ana bütün, dişil ilkedir yani Ana
Tanrıça ‘dişil ilke’dir diyordu kitap. Yani nasıl bir anne hem erkek hem kız
bebek dünyaya getiriyorsa, dişil olan doğada da ana kaynaktır. Dişil doğa hem
dişili hem erili barındırır. Dişil
bilinç, kaynak ile ana merkezle bağlantılı bilinçtir. Ancak varoluşu için
dışarı doğru bir eyleme ihtiyacı vardır. Bu eylem, ana merkezden doğan, dışa
açılımlı ‘eril bilinç’ in doğumu ile mümkündür. ‘Eril ilke’ dişil ilkenin
dünyevi oğludur bu durumda. Eril ilke eril bilinci oluşturur. Yani her eylem
ana bütün içinde olup biter. Bilinçli olmayan dişil ilke eril ilkeyi doğurur. Başlangıçta
o kadar etkin olmayan eril bilinç, ana bütünden ayrışmış, ve en az onun kadar
güçlü hale gelmiştir. Tek tanrılı
dinler, bilimsel teknolojik gelişmeler derken ‘dişil doğa’ ‘eril bilincin’
denetimine girmiş ve işler karışmıştır.
Örneğin ‘tarih’ bilinçlidir ve eril bilincin
tarihidir. Doğanın döngüsel zaman modelinin tersidir. Doğa’da her şey doğar,
gelişir, ölür ve yeniden doğar. İlkbaharda canlanan doğa, bir sonraki baharda
canlanmak için tekrar ölümü yaşayacaktır. Bahar’da her şey yeniden yeşerir
yeniden canlanır, yeniden doğar. Bu
döngü hep tekrarlanacaktır. Başı sonu belli olan bir çizgi olan tarih bilincin
tarihidir.
Doğa doğurur.
Doğumun ustası olan kadın doğurgan doğanın, suyun, toprağın bütün
özelliklerini taşır. Ana Tanrıça’nın, Toprak Ana’nın, egemen olduğu dönem anaerkil dönem dişil
doğanın eril bilincin denetimine girmediği dönemleri anlatır.
Modern insan bütünlükten, dişil doğadan, dişil
ilkeden ve Ana Tanrıçadan bağlarını koparmış ve bocalamaktadır, mitoloji ve
antropoloji teorileri Ana Tanrıça ruhuyla bağlantı kurmanın öneminden,
yollarından, büyüsünden ve sırlarından bahsediyordu diğer bölümde…
Bahar heyecanla bu bölümü okumaya tam başlamıştı ki
kapı çaldı. Şükriye Teyze, Yalova’dan gelen ablasıyla evde yalnız olduklarını,
çay demlediğini gündüz misafirleri için hazırladığı kısır ve börekten tatmasını
istediğini söyleyerek Bahar’ı evine davet etti. Bahar kitabı ters çevirerek
terlikleriyle karşı komşusunun evine geçti.
Şükriye teyze, birkaç gün misafir olarak kalacak
Yalova’dan gelen ablası Nurten Teyze ve Bahar nefis börek, kısır yaprak sarması
ve biber dolmasını çay eşliğinde içip sohbet etmeye başladılar. Bu hepsi için
kaçamak ve eğlenceli bir akşam yemeği oluyordu.
Nurten Teyze başladı yakınmaya, evlenmeyen Bahar
yaşlarındaki büyük kız torunundan bahsetti, Bahar’a da gönderme yaparak. Torunu yurt dışına yüksek lisans yapmaya
gitmiş. Oku, oku nereye kadar kızım? Bak
benim torun koca beğenmiyor, tutturdu yurt dışında okuyacağım diye, bu işin
sonu yok kızım dedim ama dinlemiyor dedi Nurten Teyze. Şükriye Teyze lafa girdi, kızım artık
erkekler kadın gibi kadın bulamıyorum, kadınlar da adam gibi adam yok diyip
geçiyorlar. Bu nasıl bir devirdir dedi? Eskiden kadın kadınlığını, erkek
erkekliğini bilirdi dedi Şükriye Teyze. Bahar, evet roller değişti biraz eski
roller kayboldu galiba dedi. ‘Peki kadın olmak nasıldı?’ ‘yani nedir bizim
bilemediğimiz?’ diye sordu Bahar.
Kızım bizim zamanımızda kadınlar pek çalışmazdı, evi
çekip çevirir, çocuklarla ilgilenir, çarşıya pazara koşar, evi temizler çiçek
gibi yapar, konu komşu gezmelerine, çaya kahveye gider, dikiş-nakış yapar, örgü
örerdi. Evin erkeği gider para kazanır akşam eve gelirdi. Sizin kuşakta
kadınlar erkekleşti valla ben torunlarıma da söylüyorum. Her şey kadında başlar
kadında biter kızım. Ne zaman ki kadınlar erkek gibi oldu, denge bozuldu. İki
erkek birbirini ne yapsın adamlar da kadınlaştı. Kadın da şimdi çalışıyor erkek
gibi bu adamı niye çekeyim diyor. Kadınlar
değişmeden bu düzen değişmez kızım.
Biten çayları bu sefer Bahar tazeledi. Son demi son
bardakları içiyorlardı. Bahar son bardak bitince kalkacaktı. Son demler yudumlandıktan
ve Bahar izin istedikten sonra Nurten Teyze kapıda: ‘kızım, kadın dediğin
almasını bilir, erkek de vermesini’ siz hiçbir şey bilmiyorsunuz dedi. Şükriye
Teyze, Bahar kızım yarın Belediye Başkanın annesinin mevlüdü var istersen
beraber gidelim dedi, iyi geceler Allah rahatlık versin diyerek uğurladılar
Baharı… Bahar teşekkür etti ve evine döndü…
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder