29 Haziran 2014 Pazar

Bahar’ın maceraları - 2


BİR ADA MASALI- 2

 

 

Martıların susmadığı güzel bir sabah, Bahar üzerinden hala atamadığı tatlı tedirginlikle alışmaya çalıştığı evinin terasını yıkarken kapı çaldı. Şükriye Teyze yüzünde oldukça meraklı bir bakış ile merhaba diyordu, karşı komşuydu. Yazları torunlarının okullarının kapanmasından birkaç hafta önce gelir, okullar açıldıktan bir süre sonra giderdi. Bahar’ın ayaküstü kibarca ifadesini alıp içi Bahar’dan yana ferahladıktan sonra ocakta yemeği olduğunu söyleyerek ve Bahar’a her zaman bir sesleniş uzakta olduğunu hissettirerek evine döndü. Şükriye Teyze bir anneanne ya da bir babaanne hissi vermişti Bahar’a. Bahar babaannesini ve anneannesini kaybedeli çok olmuş, üvey annesi ile zor bir yaşamı olmuştu. Ona anneanne hissi veren bir komşu, bu inanılmazdı.

Güzel havada biraz yürümek çarşıda işlerini halletmek için Bahar kendisini dışarıya attı. Kulaklıklarını tam takmıştı ki karşı evin balkonunda ki teyze ile selamlaştı. Madam Fani Bahar’a Şükriye Teyze’den sonra en yakın komşuydu. Giriş kat balkonunda oturur vaziyette olduğu ve tek başına yaşadığı için Şükriye Teyze’den çok daha uzun bir tanışma merasimi yaşadılar. Madam Fani son derece tatlı, konuşkan, meraklı, anaç biraz da hastalık hastasıydı. Ara sıra çarşıya çay içmeye, yüzmeye ve sinagoga gider onun dışında evinden pek çıkmazdı.  Çarşı’ya indiğinde elektrik parasını yatırmasını rica ederek Bahar’a parayı ve faturayı vermişti. Bahar bir anneannesi daha olduğunu anlamış ve gittikçe kendisini daha iyi hissetmeye başlamıştı.   

     Az biraz yürüdü ve küçük avlusunda yüksek sesle Stratos Dionisiou’nun ‘O Paliatzis' (eskici) adlı şarkısını hafif bir hüzün eşliğinde dinleyen Madam Destina ile tanıştı. O avluda nice güzel müzikler ve hiçbir meşhur meyhanede bile yemediği kadar lezzetli mezeler eşliğinde derin dertleşme seansları yaşayacağını henüz bilmiyordu. Madam Destina Notre Dame de Sion Lisesi son sınıftayken derste ben Meryem’in çiçeği koklayarak hamile kaldığına inanmıyorum diyerek okuldan atılmış, son derece fırlama, zıpır, güzel ve melek gibi kalbi olan bir kadındı. Çok varlıklı olan eşi 6-7 Eylül olaylarında Atina’ya gitmiş, Madam’ı küçük kızı ile oldukça zor şartlarda burada bırakmıştı. Bahar hikâyenin devamını çok rakı sofrası sonra öğrenecekti. Bahar çarşıya gitmek için ayrılırken Madam ona: ‘kızım, akşama işin yoksa az fava, tarama ve çirozum var gel beraber yiyelim dedi. Bahar teşekkür etti, başka sefer diyerek yürümeye devam etti.  Bahar anne şefkati hissettiği sevgi dolu komşularla bir adada yalnızdı. Ama böyle yalnızlık dostlar başına diye düşündü. Çarşıda işlerini bitirip biraz yürüdükten sonra eve döndü. Madam Fani’ye elektrik dekontunu ve yaptıklarının özet bilgisini verdikten sonra evine girdi.

Bahar geçen günler içinde, cem evi toplantıları, Karadenizliler geceleri, Erzurumlu komşular, Diyarbakırlı komşular, Sivaslı komşular, Hatay mezeleri derken adanın aslında İstanbul’un, dolayısıyla Türkiye’nin bir ‘mikrokozmosu’ (minik evren) olduğunu bir kez daha yaşayarak görecekti.  Adayı eskiden de bilen Bahar bu büyülü mikrokozmosun içinde ne kadar dingin ve dinç hissettiğini fark ederek şükretti.

Evine, hiçbir insanın bir ‘ada’ olmadığından, mikro ve makro kozmos lardan bahseden kitapların, özellikle de bulduğu için şaşkınlık içinde olduğu ‘Dişiliğin antropolojisi’ adlı kitaba heyecan içinde kavuşmak istiyordu.

Kitap antropolojinin temel sorusundan bahsederek başlıyordu. ‘İnsan nedir? ’, ‘insan nereden geldi? Nereye gidiyor?’, mitoloji de aynı sorulara yanıt arıyordu. Mitoloji ve antropoloji benzerliğini anlatıyordu kitap. İnsanı mitolojik olarak tanımlıyordu.  Modern insanın hep bir mitin içinde olduğunu, mit’in bir anlamlılık ihtiyacı olduğunu anlatıyordu. Modern insanın dünyanın anlamı dediği ve aslında mitoloji örgü kalıplarında oluşturduğu şeyin, kendi kurgusu olduğunun farkına varmakla onu bastırmak ve unutmak arasında gidip geldiğini debelendiğini anlatıyordu kitap. İllüzyonunun arkasındakini görmek ama yine de gerçek imiş gibi davranmak, kendi uydurduğuna kendi inanmak olarak tanımlıyordu kitap modern insanın durumunu.   

Kitap ilginç bir şekilde devam ediyordu.  Günümüzde satirler, Pan, uçan halılar, sihirli değnekli periler, ağzından ateş çıkan ejderhalar, insan yiyen devler, cinler, dünyayı omuzlanan Atlas, Zümrüd-ü Anka, Şahmeran, Hızır, Lokman Hekim, Zeus, Dionysos, Prometheus, Medusa, Deli Dumrul artık yoktu. Her ne kadar bunlar sadece çocuk aklının ciddiye alabileceği hayal ürünleri ise günümüz insanın zihin modelinde bu kavramların yerini alan tüm kavramlar da o hayal ürünleri kadar mitolojiktir diyordu kitap. Yani tüm bireysel ve toplumsal yaşam görüşleri, hatta bilimsel gelişmeleri ve aydınlanmayı da mitolojinin bir parçası olarak tanımlıyordu bu kitap. Ve savunuyordu ki insanlar, Tanrı’ların ataların, kahramanların yaptıklarını yapmak zorundadır. Mit in görevi ise bütün efsanelerin ve insan davranışlarının örnek modellerini ortaya koymaktır. ‘İnsan kendi dünyasını kendisi oluşturur’ bunun bilincine varması bir işarettir diyordu kitap.  Hiçbir insan ada değil diyen kitap daha sonra hiçbir kültür insanlık bütünü içinde bir ada değildir diyordu bu sevimli kitap.

Bahar bunu küçük bir mikrokozmos olduğunu her an hissettiği Hayrullah’ın (evin küçük oğlan kuşu) muziplikleri ile şenlendiği bir adada okuyordu. Bahar kendisine güzel bir çay demledi ve bilinç ve dişilik bölümlerine geçti sabırsızca.    

DİŞİLİK VE BİLİ

Asıl olan bütün olandır’ diye bir alt başlık vardı, Bahar oradan devam etti kitaba.   Ana bütün, dişil ilkedir yani Ana Tanrıça ‘dişil ilke’dir diyordu kitap. Yani nasıl bir anne hem erkek hem kız bebek dünyaya getiriyorsa, dişil olan doğada da ana kaynaktır. Dişil doğa hem dişili hem erili barındırır.  Dişil bilinç, kaynak ile ana merkezle bağlantılı bilinçtir. Ancak varoluşu için dışarı doğru bir eyleme ihtiyacı vardır. Bu eylem, ana merkezden doğan, dışa açılımlı ‘eril bilinç’ in doğumu ile mümkündür. ‘Eril ilke’ dişil ilkenin dünyevi oğludur bu durumda. Eril ilke eril bilinci oluşturur. Yani her eylem ana bütün içinde olup biter. Bilinçli olmayan dişil ilke eril ilkeyi doğurur. Başlangıçta o kadar etkin olmayan eril bilinç, ana bütünden ayrışmış, ve en az onun kadar güçlü hale gelmiştir.  Tek tanrılı dinler, bilimsel teknolojik gelişmeler derken ‘dişil doğa’ ‘eril bilincin’ denetimine girmiş ve işler karışmıştır.

Örneğin ‘tarih’ bilinçlidir ve eril bilincin tarihidir. Doğanın döngüsel zaman modelinin tersidir. Doğa’da her şey doğar, gelişir, ölür ve yeniden doğar. İlkbaharda canlanan doğa, bir sonraki baharda canlanmak için tekrar ölümü yaşayacaktır. Bahar’da her şey yeniden yeşerir yeniden canlanır, yeniden doğar.  Bu döngü hep tekrarlanacaktır. Başı sonu belli olan bir çizgi olan tarih bilincin tarihidir.  

Doğa doğurur.  Doğumun ustası olan kadın doğurgan doğanın, suyun, toprağın bütün özelliklerini taşır. Ana Tanrıça’nın, Toprak Ana’nın,  egemen olduğu dönem anaerkil dönem dişil doğanın eril bilincin denetimine girmediği dönemleri anlatır.

Modern insan bütünlükten, dişil doğadan, dişil ilkeden ve Ana Tanrıçadan bağlarını koparmış ve bocalamaktadır, mitoloji ve antropoloji teorileri Ana Tanrıça ruhuyla bağlantı kurmanın öneminden, yollarından, büyüsünden ve sırlarından bahsediyordu diğer bölümde…

Bahar heyecanla bu bölümü okumaya tam başlamıştı ki kapı çaldı. Şükriye Teyze, Yalova’dan gelen ablasıyla evde yalnız olduklarını, çay demlediğini gündüz misafirleri için hazırladığı kısır ve börekten tatmasını istediğini söyleyerek Bahar’ı evine davet etti. Bahar kitabı ters çevirerek terlikleriyle karşı komşusunun evine geçti.

Şükriye teyze, birkaç gün misafir olarak kalacak Yalova’dan gelen ablası Nurten Teyze ve Bahar nefis börek, kısır yaprak sarması ve biber dolmasını çay eşliğinde içip sohbet etmeye başladılar. Bu hepsi için kaçamak ve eğlenceli bir akşam yemeği oluyordu.    

Nurten Teyze başladı yakınmaya, evlenmeyen Bahar yaşlarındaki büyük kız torunundan bahsetti, Bahar’a da gönderme yaparak.  Torunu yurt dışına yüksek lisans yapmaya gitmiş.  Oku, oku nereye kadar kızım? Bak benim torun koca beğenmiyor, tutturdu yurt dışında okuyacağım diye, bu işin sonu yok kızım dedim ama dinlemiyor dedi Nurten Teyze.  Şükriye Teyze lafa girdi, kızım artık erkekler kadın gibi kadın bulamıyorum, kadınlar da adam gibi adam yok diyip geçiyorlar. Bu nasıl bir devirdir dedi? Eskiden kadın kadınlığını, erkek erkekliğini bilirdi dedi Şükriye Teyze. Bahar, evet roller değişti biraz eski roller kayboldu galiba dedi. ‘Peki kadın olmak nasıldı?’ ‘yani nedir bizim bilemediğimiz?’ diye sordu Bahar. 

Kızım bizim zamanımızda kadınlar pek çalışmazdı, evi çekip çevirir, çocuklarla ilgilenir, çarşıya pazara koşar, evi temizler çiçek gibi yapar, konu komşu gezmelerine, çaya kahveye gider, dikiş-nakış yapar, örgü örerdi. Evin erkeği gider para kazanır akşam eve gelirdi. Sizin kuşakta kadınlar erkekleşti valla ben torunlarıma da söylüyorum. Her şey kadında başlar kadında biter kızım. Ne zaman ki kadınlar erkek gibi oldu, denge bozuldu. İki erkek birbirini ne yapsın adamlar da kadınlaştı. Kadın da şimdi çalışıyor erkek gibi bu adamı niye çekeyim diyor.  Kadınlar değişmeden bu düzen değişmez kızım. 

Biten çayları bu sefer Bahar tazeledi. Son demi son bardakları içiyorlardı. Bahar son bardak bitince kalkacaktı. Son demler yudumlandıktan ve Bahar izin istedikten sonra Nurten Teyze kapıda: ‘kızım, kadın dediğin almasını bilir, erkek de vermesini’ siz hiçbir şey bilmiyorsunuz dedi. Şükriye Teyze, Bahar kızım yarın Belediye Başkanın annesinin mevlüdü var istersen beraber gidelim dedi, iyi geceler Allah rahatlık versin diyerek uğurladılar Baharı… Bahar teşekkür etti ve evine döndü…

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder