29 Haziran 2014 Pazar

Bahar'ın maceraları- 4


Bir ada masalı- 4

Bahar’ın maceraları

 

Bahar günler geçtikçe yeni evine komşularına iyice alışmış adanın keyfini çıkarmaya başlamıştı. Taşı sıkıp suyunu çıkardığı yıllardan biriktirdiği para bitene ve bilmediği bir zamana kadar bunu yapmayı sürdürecekti. Bu arada Madam Destina hala ona muhteşem mezelerin püf noktalarını söylemiyor, tek başına yaşadığı için de sık sık kendi mezeleri hazırlayıp Bahar’ı yemeğe davet ediyordu. Bir dolunay akşamı, Madam Destina yine çağırmıştı Bahar’ı.  Bahar tek bildiği yemek olan soslu makarna yapıp tencere ile birlikte gitti Madam’a bir de 1 şişe kırmızı şarap almıştı. O akşam oldukça efkârlıydı anlaşılan Madam. Avluda dolunay,  muşamba bez örtülü masa ve üzerinde sadece cam tabağın içinde fava vardı. Alaturka şarkılar çalan bir radyo kanalı açıktı ve ‘böyle bir kara sevda kara toprakla biter’ diyen şarkı henüz bitmişti.  Madam geldin mi kızım dedi beraber sofrayı kurdular. Alaturka şarkılar eşliğinde bir lezzet yolculuğu daha başlamıştı. Madam yan eve taşınan yeni komşudan bahsetti, bugün bütün gün at arabasıyla eşya taşındığını gürültü patırtıdan rahatsız olduğunu ama taşınan kadını çok sevdiğini onun da kendisi gibi çatlak olduğunu söyledi. Dans hocasıymış yeni komşu dedi Madam, ‘büyüsel dans teknikleri’ hocasıymış.  Tam o sırada belirdi yeni komşu avluda, selamlaştı, anca yerleştiğini bir yorgunluk çayı demlemek istediğini fakat kibriti ya da çakmağı olmadığını söyleyerek kibrit var mı diye sordu? Madam, iyi insan lafının üstüne gelirmiş, gel Hoca Hanım gel, kaynanan seviyormuş, gel buyur dedi. Sanki kırk yıllık dost gibiydiler, sezgileri çok güçlüydü madamın, bu kadını sevmiş olmalıydı.  Madam hocaya eee sen her gün gidip gelecek misin karşıya bir yerde çalışıyor musun diye sordu. Hoca Hanım her gün gideceğim bir yer olmayacak dedi. Madam şarap ve dolunay ile uzun vakit geçirmenin de etkisiyle kafası rahat bir haldeydi ve ‘Aferin, sen işi biliyorsun ondan işe gitmiyorsun demek’ dedi. Zaten aralarında anlaştıkları bir dil vardı onlar birbirlerini anlıyorlardı da Bahar daha olaya girememişti.  Bahar, ‘ya Allah aşkına işi bilmek ne demek? sizin bir bildiğiniz var ne olur bana da anlatın,  ben de öğrenmek istiyorum, bizi çok yanlış yetiştirdiler, saçma sapan eğitimler almak için yarıştık, ekonomik bireyler olmamız istendi, en yakın arkadaşımız her zaman baş düşmanımız, geçmemiz gereken rakibimiz, hırsla kıskandığımız hedefimiz oldu. Ayağınız yere bassın, altın bileziğiniz olsun diye diye erkekleştirdiler bizi, olmadı zengin koca bul sevmen şart değil zengin olsun adam yeter evlen baskısı oldu, sistemin öngördüğü işlere cv yollamak, genel müdürlerle iş mülakatları yapmak, tüm bu sanallık için bir de hırsla insanı ezmek için teşvik edildik. Daha çok satış yapıyorsak ve daha çok satın alıyorsak var olduğumuz söylendi biz de inandık. Bahar’ın gözleri dolmuş ve bağıra bağıra ağlamaya başlamıştı. Şu mübarek dolunayın, Allah’ın aşkına bugüne kadar öğrendiğim her şeyi unutmak yeni şeyler öğrenmek istiyorum, ne olur bana yardım edin dedi ağlayarak, hıçkırarak.

Madam Destina ve Hoca Hanım şaşkınlık içinde Bahar’ı dinlemişler, biraz tedirgin olmuşlar fakat bunu büyük bir olgunlukla gizleyerek Bahar’ın ruh durumunu anlamışlardı.  O sırada radyoda ‘hekimden sorma çekenden sor demişler, acısını dertlerin çare gösteren değil çeken bilir demişler’ diye yükselen bir sesi duydular. Madam Destina az sesini açtı radyonun.  Ağla kızım, ağla dediler.  Ah yavrimu dedi Madam haklısın kızım haklısın iyi bak sen fark etmişsin bu işte bir skatula var (skata- Rumca dışkı anlamındaydı), ya fark etmeyenler… Hoca Hanım da katıldı, evet ya fark etmeseydin dedi.  Bu yalan dünyada sahte bir hayat uğruna bir can yakacak, gönül kıracak duruma gelseydin. Marka bir çantan olacak, birilerinin önüne geçecek, birilerine yukarıdan bakacaksın diye şekilden şekle girseydin öyle kalsaydın ne olacaktı. Modern insanın kronik hastalığı ‘kibir’ e yakalanmış olsaydın ne olacaktı. Şimdi insanlar insanlıktan çıktı nerede erkek erkek, kadın kadın olacak…  Dünyanın çivisi çıktı sen üzülme dediler.  Hümeyra çalmaya başlamıştı o sırada ‘öyle uzak ki yerim uzakları aşıyor, bütün özlediklerim benden ayrı yaşıyor, ya her şeyim ya hiçim, sorma dünya ne biçim bir kördüğüm ki içim, çözdükçe dolaşıyor’’  Bahar herhâlde büyük bir birikimin, yılların birikiminin boşalmasını yaşıyordu. O kadar içli ağlamıştı ki bu iki kadın Bahar için gerçekten endişelenmişlerdi. Çünkü onlar bir başkası için gerçekten endişe hissedecek saf çocuk yüreklerini kaybetmeyenlerdendi. Ve ay ışığında sohbet ettiği bu iki kadın o söylemeden pek çok şeyi anlayabiliyordu zaten.  

Bahar’ın ağlaması geçince Hoca Hanım, Ay Töresine göre ne kadar güzel bir şey yaptın biliyor musun? dedi. Dolunayda bitmesini, küçülmesini, yok olmasını, kurtulmak istediğin her şeyi saydın. Ay Töreni yaptın aslında Bahar. Korkularını iyice hisset, hisset ki dışarı çıksınlar, küçülsünler yok olsunlar. Korkularını bu ay ile beraber sevgiye dönüştür. Şunu unutma bir kadın korkuları kadar eril olur, eril davranır, kırar, döker, yakar, yıkar, çıkarları, hırsları onu dikenleştirir. Kadın içinde taşıdığı ilahi sevgi kadar dişi olabilir, kadın olabilir. Dişi olamayan erkeğinden bir şey alamaz, alma sanatını bilmeyen hayattan ve evrenden de bir şeyler alırken sorun yaşar. Ve kaos başlar.   

Madam Destina katıldığını belirterek lafa girdi. Gerçek dişi kabul etmesini bilir dedi. Gönül gözü açıktır, kalbindeki masumiyet ve sevgi ile hareket eder.  Ama kendini ona teslim etmeden önce ‘yüz görümlüğünü’ istemeli, erkeğin emek harcamasına izin vermeli, emek harcayacağı alanı yaratmalıdır. Ve birden değil erkeği kademeli olarak kabul etmelidir, anlıyorsun kızım? Kadınlar gülmeye başladı. Birden Bahar’ın da havası değişmiş anlatılanları merakla dinemeye ve mutlu olmaya başlamıştı. Kadınlar Bahar’ın neşelenmesine, hatta kahkaha atmasına sebep olacak bir hale bürünmüşler, Bahar’ın enerjisi birden değişmişti. Kadınlar neşeyle konuşmaya devam ediyor bu sefer Bahar onları şaşkınla ve eğlenerek izliyordu.  Madam Destina dişi dediğin gözlerinden, duruşundan yayar çekim alanını. Dişi özel bir çaba harcamaz bu müthiş enerjisini gizlice yayar etrafa. Kadın isteğini doğrudan söylemez, duygu belirtir.  Üşüdüysen üşüdüm, acıktıysan acıktım, sıkıldıysan sıkıldım diyeceksin. Erkek de ne gerekiyorsa yapacak. Neye ihtiyacın varsa hangi duyguyla istediğini erkeğe söyleyecek, göstereceksin. Öyle güzel isteyecek, alınca da öyle güzel takdir edeceksin ki, erkek onu sağlamaktan mutlu olacak. Dişilik almak sanatıdır, vereni mutlu ederek, çekici ama masum bir şekilde, gerçek ve güçlü duygularla erkeği onurlandırarak.  

Saat oldukça ilerlemiş, şarapları çoktan bitmiş, bu sohbet üçünün de hoşuna gitmişti. Uykuları geldiğini fark ettiler. Sofrayı beraber kaldırdılar. Madam haydi siz bırakın ben hallederim dedi. Hoca Hanım hemen yan evinde Madam Destina sokağın az ilerisinde de Bahar gibi bir komşu bulduğu için çok memnun olduğunu hissettirdi onlara. Sessiz ve kimsesiz boş ada sokaklarına sabaha az kala evlerine dağıldılar. Bahar, anlamlandıramadığı kadar iyi hissediyordu kendini.     

Bahar’ın maceraları…3


BİR ADA MASALI-3

 

 

Bahar kafası karışık ve biraz da hüzünlü bir şekilde evine geçti. Geç olmuştu biraz müzik açıp Nurten ve Şükriye Teyze’nin söylediklerini düşündü ve uyudu. Ertesi sabah uyanınca bu tatlı karşı komşuları çaya çağırsam ne iyi olur diye düşündü. Çok halsizdi ve kendisini çok iyi hissetmediği bir gündü ama sebebini anlayamadığı bir güç ile onlarla sohbet etme ihtiyacı duyuyordu. Ancak bu bilmiş teyzeleri eve çağırmak temizlik yapmayı ve sonra da internete girip en azından bir kek tarifi bulup o keki yapmayı gerektiriyordu. Hayrullah mutfağın camının yan tarafındaki evinde türlü muziplikler yapıp Bahar’ı bu durgun halinde bile güldürmeyi başarmıştı. Hayrullah kuş kılığına girmiş bir komedyendi ve görevi Baharı güldürmekti sanki. Bahar Hayrullah ve ailesine kahvaltılarını verdikten sonra kendisi de hızlı bir kahvaltı yaptı.  Temizlik yapmaya başladı fakat çok kısa bir süre sonra fark etti ki başladığı yerden evin tamamının temizliğini bitirdiği an başladığı yer tekrar kirlenebilirdi. Ev işlerinde tam bir beceriksizlik abidesi olan Bahar tüm evi dip bucak temizlemesinin 6 ay sürebileceğini hemen fark etti ve zaten bunu zaman içinde bizzat tecrübe edecekti. Şu çok merak ettiği ‘kadın olmak olayı’ bunları da içeriyor olabilir miydi? Temizlik yapmaktan vazgeçti. Teyzeleri terasta ağırlayabilirdi, evi gezmek istememelerini umarak. Terası zaten yıkamıştı. Fakat mutfak da maalesef berbat durumdaydı. Bahar içeride bunları düşünürken açık bıraktığı mutfak penceresinden mutfağa Hayrullah ve arkadaşlarının girdiğini mutfakta temizlenmesi, atılması gereken ne varsa silip süpürdüklerini gördü.  Lavabodaki artıklar, tezgâhtakiler, her şey temizlenmiş, adeta bir temizlik yardım ekibi mutfağı basmış hem beslenmiş hem eğlenmişlerdi. Bahar bir an Külkedisi’nin baloya hazırlanırken temizlemesi gereken mutfağa yardıma koşan kuşlarla dolu bir masal sahnesinin ortasında gibi gördü kendini. Bahar’ın biraz gözleri doldu, Hayrullah ve arkadaşlarına teşekkür etti. Kuşlar tarafından temizlenmiş mutfağında bir gazete sayfasından okuduğu bir tarif ile kek yaptı fakat maalesef kek hem görüntü hem tadı itibari ile yenilecek hele ki komşu teyzelere sunulacak gibi değildi.  Bahar hıçkırarak ağlamak istedi ki tam o sırada hastalandığını fark etti. Her ay başına gelen bu durumu bazen ağır atlatırdı Bahar. Komşularıyla sosyalleşme planlarını erteleyerek sokağın başında yeni açılan küçük bakkala hijyenik ped almak için çıktı. Karşı komşu Madam Fani ile uzaktan selamlaşarak bakkala yürürken evdeki ‘Dişiliğin Antropolojisi’ kitabında okuduğu Ay evleri geldi aklına. Keşke öyle Ay Evleri olsaydı ve Bahar şu an öyle bir Ay Evi’nde bakma ve eğitime girseydi.  Bakkal’dan hijyenik ped aldı, bakkal oldukça babacan, tatlı bir adalı beyefendi idi. Ped’i tamamen kendince saygıdan gazeteye sarıp, siyah poşet içine koydu ve Bahar’a verdi. Bahar, Ay Ev’leri hayali kurarken siyah poşete konan bu ped onu bir an sarstı. Evet, o an anladı ki, dişiliğimiz de siyah poşete girmişti aslında. Pek çok şey siyah poşetteydi belki de. İnsanlığımızın özü, bütünden kopmuş siyah poşete girmişti. Bahar duygusallığının da etkisiyle pek çok şey düşündü.  Her şey ve herkes çıkarları varsa birlikteydi. İnsan ilişkileri para, konum, itibar ile doğru orantılıydı. Bahar hayatındaki ikiyüzlü, kendini uyanık, kurnaz zanneden ve özleri siyah poşete girmiş insanlardan çok rahatsız oluyor ve ada’da tüm bunlardan uzak olmak istiyordu. Çıkar denilen şeyin neye çıkacağını bilmeden insanlar kırıyordu birbirini. Bahar evinde şu eski kitaptan rastgele bir sayfa açıp okumak istedi. Dişiliğin Antropolojisi’nden bir sayfa açtı karşısına su resmi çıkmıştı,  koltuğuna yerleşti…        

‘‘

EVRENİ OLUŞTURAN DÖRT ÖĞEDEN SU: DİŞİl KARAKTERLİ MADDE

SU VE DİŞİL ÖZELLİĞİ

Evrenin ana maddesi hidrojendir. 2 Hidrojen ve bir oksijen (H20) ‘su’ yu oluşturur. Tüm yaratılış mitleri evreni ve yaşamı suyla, suda başlatır. Yaşam doğanın yani Ana Tanrıçanın kucağındadır. Yaşam sudan çıkmıştır. 

Yaşam sudan çıkmıştır. Tüm yaratılış mitleri evreni ve yaşamı suyla suda başlatır. Başlangıçta su vardı denir. Su, Ana Tanrıçadır. Su yaratıcı potansiyelin kaynağı, pek çok kültürde doğurganlığın, ana rahminin sembolüdür. Annelerin annesi su annenin en güzel ve en ürkütücü özelliklerini de bir arada taşır. Hint mitolojisinde suya verilen ad annelerin en yücesidir. Miletli Thales bütün varlıkları doğuran sudur der. Eski Türklerde Ak Ana ‘nın içinde kaybolduğu su, canlı bir varlıktır, yaşar, yaşlanır. Şamanizmin başlangıcından geç dönemlere kadar su çok kutsal bir ruhtur.    Su’da iyi kötü biradadır; doğum, ölüm, can alma can verme, su hem sıcaktır hem soğuk. Ruhsal enerji de buna paraleldir. Kontrol altında akan, sakin sular, yatağında seyreden, olumsuz sürprizlere yer vermeyen yaşamları, taşkın coşkun sular ise tehlikeleri, sel su baskınlarını temsil eder. Su ile temas yaşam kaynağı ile ilişkiye geçmektir. Şekilsiz olan su yeni şekillenmeler doğurur. Biçim olan her şey suların üzerinde ortaya çıkar ve sulardan kopar. Başlangıçta cinsiyeti belli olmayan su dişil ve doğurgandır ve erili içinde barındırır. ‘’erkek-baba’’ kadın-ana’dan henüz ayrışmamış, içinde yüzmektedir. Bu ayrışma olmadan kadın-ana’nın mutlak egemenliği söz konusudur. Su dişidir. Yaşam başladıktan sonra toprağın verimliliği suya muhtaç olur. ‘Islaklık’ doğurgan doğanın, yani dişil ilkenin özelliğidir. Su doğuma, yeniden doğuma olanak verir.  Doğanın doğurganlığı ıslaklığı ile doğru orantılıdır. Su suyu çeker. Erkeğin ıslaklığı yani menisi kadının nemli içine bağlı ve bağımlı olacaktır. Çocuk suların birleşmesi ile oluşacaktır. Kadın çocuğu bir sıvı kesesinde taşıyacak sudan doğuracaktır.  Su tek ve bütündür, evrendeki her madde gibi.

 Bütünden kopan suyun bakteri üretmesi, kuruması, bozulması nasıl doğal ise, bütünden kopan kadınların da ana dişil özellikleri ıslak ve su olma halleri zedelenir. Modern toplumlarda kadınlar bu bütünlüğün farkına varmadıkça suları bakterileşecek, zehirlenecek, kuruyacaktır. Bu da Doğa Ana’nın bereketsiz, kurak ve küskün olmasını sağlayacaktır. Kadınların her üzüntüsü ana su ruhu ile bağlantılı olduğu için O’nu üzecek O’ da dünyayı cezalandıracaktır…’’

Aralıksız okuduğu kitabı çalan kapı böldü.  Şükriye Teyze elinde helva ile gelmişti. Kızım seni merak ettik, mevlide gittik biz camiye bak bunu da sana aldık helva sıcak sıcak yersin hadi kızım kolay gelsin dedi Şükriye Teyze,  Bahar teşekkür etti,  tarçın kokan helvayı yemek için sabırsızlanıyordu.

Bahar’ın maceraları - 2


BİR ADA MASALI- 2

 

 

Martıların susmadığı güzel bir sabah, Bahar üzerinden hala atamadığı tatlı tedirginlikle alışmaya çalıştığı evinin terasını yıkarken kapı çaldı. Şükriye Teyze yüzünde oldukça meraklı bir bakış ile merhaba diyordu, karşı komşuydu. Yazları torunlarının okullarının kapanmasından birkaç hafta önce gelir, okullar açıldıktan bir süre sonra giderdi. Bahar’ın ayaküstü kibarca ifadesini alıp içi Bahar’dan yana ferahladıktan sonra ocakta yemeği olduğunu söyleyerek ve Bahar’a her zaman bir sesleniş uzakta olduğunu hissettirerek evine döndü. Şükriye Teyze bir anneanne ya da bir babaanne hissi vermişti Bahar’a. Bahar babaannesini ve anneannesini kaybedeli çok olmuş, üvey annesi ile zor bir yaşamı olmuştu. Ona anneanne hissi veren bir komşu, bu inanılmazdı.

Güzel havada biraz yürümek çarşıda işlerini halletmek için Bahar kendisini dışarıya attı. Kulaklıklarını tam takmıştı ki karşı evin balkonunda ki teyze ile selamlaştı. Madam Fani Bahar’a Şükriye Teyze’den sonra en yakın komşuydu. Giriş kat balkonunda oturur vaziyette olduğu ve tek başına yaşadığı için Şükriye Teyze’den çok daha uzun bir tanışma merasimi yaşadılar. Madam Fani son derece tatlı, konuşkan, meraklı, anaç biraz da hastalık hastasıydı. Ara sıra çarşıya çay içmeye, yüzmeye ve sinagoga gider onun dışında evinden pek çıkmazdı.  Çarşı’ya indiğinde elektrik parasını yatırmasını rica ederek Bahar’a parayı ve faturayı vermişti. Bahar bir anneannesi daha olduğunu anlamış ve gittikçe kendisini daha iyi hissetmeye başlamıştı.   

     Az biraz yürüdü ve küçük avlusunda yüksek sesle Stratos Dionisiou’nun ‘O Paliatzis' (eskici) adlı şarkısını hafif bir hüzün eşliğinde dinleyen Madam Destina ile tanıştı. O avluda nice güzel müzikler ve hiçbir meşhur meyhanede bile yemediği kadar lezzetli mezeler eşliğinde derin dertleşme seansları yaşayacağını henüz bilmiyordu. Madam Destina Notre Dame de Sion Lisesi son sınıftayken derste ben Meryem’in çiçeği koklayarak hamile kaldığına inanmıyorum diyerek okuldan atılmış, son derece fırlama, zıpır, güzel ve melek gibi kalbi olan bir kadındı. Çok varlıklı olan eşi 6-7 Eylül olaylarında Atina’ya gitmiş, Madam’ı küçük kızı ile oldukça zor şartlarda burada bırakmıştı. Bahar hikâyenin devamını çok rakı sofrası sonra öğrenecekti. Bahar çarşıya gitmek için ayrılırken Madam ona: ‘kızım, akşama işin yoksa az fava, tarama ve çirozum var gel beraber yiyelim dedi. Bahar teşekkür etti, başka sefer diyerek yürümeye devam etti.  Bahar anne şefkati hissettiği sevgi dolu komşularla bir adada yalnızdı. Ama böyle yalnızlık dostlar başına diye düşündü. Çarşıda işlerini bitirip biraz yürüdükten sonra eve döndü. Madam Fani’ye elektrik dekontunu ve yaptıklarının özet bilgisini verdikten sonra evine girdi.

Bahar geçen günler içinde, cem evi toplantıları, Karadenizliler geceleri, Erzurumlu komşular, Diyarbakırlı komşular, Sivaslı komşular, Hatay mezeleri derken adanın aslında İstanbul’un, dolayısıyla Türkiye’nin bir ‘mikrokozmosu’ (minik evren) olduğunu bir kez daha yaşayarak görecekti.  Adayı eskiden de bilen Bahar bu büyülü mikrokozmosun içinde ne kadar dingin ve dinç hissettiğini fark ederek şükretti.

Evine, hiçbir insanın bir ‘ada’ olmadığından, mikro ve makro kozmos lardan bahseden kitapların, özellikle de bulduğu için şaşkınlık içinde olduğu ‘Dişiliğin antropolojisi’ adlı kitaba heyecan içinde kavuşmak istiyordu.

Kitap antropolojinin temel sorusundan bahsederek başlıyordu. ‘İnsan nedir? ’, ‘insan nereden geldi? Nereye gidiyor?’, mitoloji de aynı sorulara yanıt arıyordu. Mitoloji ve antropoloji benzerliğini anlatıyordu kitap. İnsanı mitolojik olarak tanımlıyordu.  Modern insanın hep bir mitin içinde olduğunu, mit’in bir anlamlılık ihtiyacı olduğunu anlatıyordu. Modern insanın dünyanın anlamı dediği ve aslında mitoloji örgü kalıplarında oluşturduğu şeyin, kendi kurgusu olduğunun farkına varmakla onu bastırmak ve unutmak arasında gidip geldiğini debelendiğini anlatıyordu kitap. İllüzyonunun arkasındakini görmek ama yine de gerçek imiş gibi davranmak, kendi uydurduğuna kendi inanmak olarak tanımlıyordu kitap modern insanın durumunu.   

Kitap ilginç bir şekilde devam ediyordu.  Günümüzde satirler, Pan, uçan halılar, sihirli değnekli periler, ağzından ateş çıkan ejderhalar, insan yiyen devler, cinler, dünyayı omuzlanan Atlas, Zümrüd-ü Anka, Şahmeran, Hızır, Lokman Hekim, Zeus, Dionysos, Prometheus, Medusa, Deli Dumrul artık yoktu. Her ne kadar bunlar sadece çocuk aklının ciddiye alabileceği hayal ürünleri ise günümüz insanın zihin modelinde bu kavramların yerini alan tüm kavramlar da o hayal ürünleri kadar mitolojiktir diyordu kitap. Yani tüm bireysel ve toplumsal yaşam görüşleri, hatta bilimsel gelişmeleri ve aydınlanmayı da mitolojinin bir parçası olarak tanımlıyordu bu kitap. Ve savunuyordu ki insanlar, Tanrı’ların ataların, kahramanların yaptıklarını yapmak zorundadır. Mit in görevi ise bütün efsanelerin ve insan davranışlarının örnek modellerini ortaya koymaktır. ‘İnsan kendi dünyasını kendisi oluşturur’ bunun bilincine varması bir işarettir diyordu kitap.  Hiçbir insan ada değil diyen kitap daha sonra hiçbir kültür insanlık bütünü içinde bir ada değildir diyordu bu sevimli kitap.

Bahar bunu küçük bir mikrokozmos olduğunu her an hissettiği Hayrullah’ın (evin küçük oğlan kuşu) muziplikleri ile şenlendiği bir adada okuyordu. Bahar kendisine güzel bir çay demledi ve bilinç ve dişilik bölümlerine geçti sabırsızca.    

DİŞİLİK VE BİLİ

Asıl olan bütün olandır’ diye bir alt başlık vardı, Bahar oradan devam etti kitaba.   Ana bütün, dişil ilkedir yani Ana Tanrıça ‘dişil ilke’dir diyordu kitap. Yani nasıl bir anne hem erkek hem kız bebek dünyaya getiriyorsa, dişil olan doğada da ana kaynaktır. Dişil doğa hem dişili hem erili barındırır.  Dişil bilinç, kaynak ile ana merkezle bağlantılı bilinçtir. Ancak varoluşu için dışarı doğru bir eyleme ihtiyacı vardır. Bu eylem, ana merkezden doğan, dışa açılımlı ‘eril bilinç’ in doğumu ile mümkündür. ‘Eril ilke’ dişil ilkenin dünyevi oğludur bu durumda. Eril ilke eril bilinci oluşturur. Yani her eylem ana bütün içinde olup biter. Bilinçli olmayan dişil ilke eril ilkeyi doğurur. Başlangıçta o kadar etkin olmayan eril bilinç, ana bütünden ayrışmış, ve en az onun kadar güçlü hale gelmiştir.  Tek tanrılı dinler, bilimsel teknolojik gelişmeler derken ‘dişil doğa’ ‘eril bilincin’ denetimine girmiş ve işler karışmıştır.

Örneğin ‘tarih’ bilinçlidir ve eril bilincin tarihidir. Doğanın döngüsel zaman modelinin tersidir. Doğa’da her şey doğar, gelişir, ölür ve yeniden doğar. İlkbaharda canlanan doğa, bir sonraki baharda canlanmak için tekrar ölümü yaşayacaktır. Bahar’da her şey yeniden yeşerir yeniden canlanır, yeniden doğar.  Bu döngü hep tekrarlanacaktır. Başı sonu belli olan bir çizgi olan tarih bilincin tarihidir.  

Doğa doğurur.  Doğumun ustası olan kadın doğurgan doğanın, suyun, toprağın bütün özelliklerini taşır. Ana Tanrıça’nın, Toprak Ana’nın,  egemen olduğu dönem anaerkil dönem dişil doğanın eril bilincin denetimine girmediği dönemleri anlatır.

Modern insan bütünlükten, dişil doğadan, dişil ilkeden ve Ana Tanrıçadan bağlarını koparmış ve bocalamaktadır, mitoloji ve antropoloji teorileri Ana Tanrıça ruhuyla bağlantı kurmanın öneminden, yollarından, büyüsünden ve sırlarından bahsediyordu diğer bölümde…

Bahar heyecanla bu bölümü okumaya tam başlamıştı ki kapı çaldı. Şükriye Teyze, Yalova’dan gelen ablasıyla evde yalnız olduklarını, çay demlediğini gündüz misafirleri için hazırladığı kısır ve börekten tatmasını istediğini söyleyerek Bahar’ı evine davet etti. Bahar kitabı ters çevirerek terlikleriyle karşı komşusunun evine geçti.

Şükriye teyze, birkaç gün misafir olarak kalacak Yalova’dan gelen ablası Nurten Teyze ve Bahar nefis börek, kısır yaprak sarması ve biber dolmasını çay eşliğinde içip sohbet etmeye başladılar. Bu hepsi için kaçamak ve eğlenceli bir akşam yemeği oluyordu.    

Nurten Teyze başladı yakınmaya, evlenmeyen Bahar yaşlarındaki büyük kız torunundan bahsetti, Bahar’a da gönderme yaparak.  Torunu yurt dışına yüksek lisans yapmaya gitmiş.  Oku, oku nereye kadar kızım? Bak benim torun koca beğenmiyor, tutturdu yurt dışında okuyacağım diye, bu işin sonu yok kızım dedim ama dinlemiyor dedi Nurten Teyze.  Şükriye Teyze lafa girdi, kızım artık erkekler kadın gibi kadın bulamıyorum, kadınlar da adam gibi adam yok diyip geçiyorlar. Bu nasıl bir devirdir dedi? Eskiden kadın kadınlığını, erkek erkekliğini bilirdi dedi Şükriye Teyze. Bahar, evet roller değişti biraz eski roller kayboldu galiba dedi. ‘Peki kadın olmak nasıldı?’ ‘yani nedir bizim bilemediğimiz?’ diye sordu Bahar. 

Kızım bizim zamanımızda kadınlar pek çalışmazdı, evi çekip çevirir, çocuklarla ilgilenir, çarşıya pazara koşar, evi temizler çiçek gibi yapar, konu komşu gezmelerine, çaya kahveye gider, dikiş-nakış yapar, örgü örerdi. Evin erkeği gider para kazanır akşam eve gelirdi. Sizin kuşakta kadınlar erkekleşti valla ben torunlarıma da söylüyorum. Her şey kadında başlar kadında biter kızım. Ne zaman ki kadınlar erkek gibi oldu, denge bozuldu. İki erkek birbirini ne yapsın adamlar da kadınlaştı. Kadın da şimdi çalışıyor erkek gibi bu adamı niye çekeyim diyor.  Kadınlar değişmeden bu düzen değişmez kızım. 

Biten çayları bu sefer Bahar tazeledi. Son demi son bardakları içiyorlardı. Bahar son bardak bitince kalkacaktı. Son demler yudumlandıktan ve Bahar izin istedikten sonra Nurten Teyze kapıda: ‘kızım, kadın dediğin almasını bilir, erkek de vermesini’ siz hiçbir şey bilmiyorsunuz dedi. Şükriye Teyze, Bahar kızım yarın Belediye Başkanın annesinin mevlüdü var istersen beraber gidelim dedi, iyi geceler Allah rahatlık versin diyerek uğurladılar Baharı… Bahar teşekkür etti ve evine döndü…

Bahar'ın Maceraları- 1


BİR ADA MASALI

İnsanların bütünlükten koptuğu zamanlardı. Bahar 30 yaşına girdiği o sarsıcı yılın büyülü bir Mayıs günü kendini bildiği en güvenli sığınağa adaya atmıştı. Akşam vapuruna anca yetişmiş nereye gittiğini bilmiyor sadece yürüyordu. Mayıs ortalarıydı ama hava kararınca epey soğuk olmuştu. Adanın arkasına ormana doğru gidiyordu. Bir tahta levha üzerinde bir pansiyon tabelası gördü ve aradı. Pansiyondaki görevli genç Bahar’ı almak için gece lambası olan yere kadar geldi. Işıksız yolda köpekler ve karanlık yolu bulmasına engel olabilirdi çünkü. Pansiyona vardılar, pansiyonu bekleyen neşeli iki genç ile bir çay içip odasına yerleşti. Üşüyerek ama mutlu bir şekilde uyuduğu ahşap antika eşyalarla dolu odada sabah uyandığında büyülü bir bahçedeydi. Tam olarak bir büyülü bahçenin içinde uyandı. Ağaçlar, güller, orman, martılar ve uzaktan gelen dalga sesleri doğru yerde olduğunu söylüyordu. Ne yapması gerektiğini uzun zamandır bilmeyen Bahar kendini sadece onlara bırakmaya karar verdi. Daha iyi bir seçeneği yoktu zaten. Ertesi gün yürüyüş yaparken eski bir adalı tanıdığına rastladı. Bir kahve içtiler yol üzerinde, hasret giderip sohbet ettiler. Tanıdığı annesi ve babasını rahatsızlığından bahsetti. Dertleştiler. Annesi ve babası için 1 yıl için eşyalı bir ev kiraladığını, parayı peşin verdiğini fakat bu rahatsızlık dolayısıyla annesinin ve babasının eve gelemeyeceğini söyledi. Anlaşma gereği parayı da geri alamayacağını söyleyen bu hoş hanım, bir anda sen bu evde oturmak ister misin dedi? Yoksa boşa gidecekti zaten.  Bahar evrenden o sabah büyülü bahçede adadan bir ev istediğini hatırladı. Kadın, Bahar’a üzerinde adres yazılı olan anahtarı bıraktı ve vapura yetişerek karşıya geçti. Bahar, ormana yakın bu evi buldu. Pansiyondan ayrıldı, Pangaltı’da kaldığı arkadaşının evinden bir kaç çanta eşyasını alıp adadaki eve yerleşti.

Bu esrarengiz evde kahve fincanlarından, bira bardaklarına, antika büfenin içinde tabak takımlarına kadar her şey vardı. Bir de bir kütüphane dolusu kitap ve süs eşyası. Bahar orman kenarındaki bu yeni eve ve bu duruma alışmaya çalıştı uzun bir süre. Günler geçiyordu. Her şeyden uzaklaşmak isteyen Bahar için harika bir ortamdı ama bir tedirginliği vardı yine de. Bahar kitaplıktan rastgele aldığı bir kitabı okumaya başlamıştı. Okumak biraz iyi geliyordu. Bu bir romandı, romanda kendisine benzeyen bir kız vardı ve bu kıza hayatının o döneminde 2 hocanın rehberlik edeceği anlatılıyordu. Biri evrenin gizli müziğine ayak uydurarak dans etmeyi öğreten bir kadın, diğeri ise korkuları yenip 5 duyuyu birden kullanmayı öğreten bilge bir erkek. Kadın ay töresini, erkek büyücü ise güneş töresinin öğreticisiydi. Bahar sanki o an romandaki kızın yerine koydu kendisini. Bunu bir mesaj olarak kabul etti. Böyle 2 hocası olsa ne güzel olurdu. Ama orada martılar, kumrular ve ormanla baş başa esrarengiz bir evdeydi. Sokaktan tek tük geçen birileri dışında çok insan olmayan bir yerdeydi. Zaten insanlarla da pek görüşmek istemediği bir dönemdi.

Bahar’ın mutfak penceresinin önünde bir kuş yuvası ve orada yaşayan çok tatlı sevişen bir çift güvercin vardı. Bir sabah Bahar yeni bir yavru kuşun doğumu ve anne babanın sevinci ile uyandı. Bu yeni doğan kuşun adı Hayrullah olacak ve Bahar’ın en yakın arkadaş olacaktı. Hayrullah bebekliğinden itibaren çok farklı bir kuştu. Çok neşeli, muzip, yaramaz, afacan fakat çok sevgi dolu ve tatlıydı. Büyüdükçe bu özellikleri artarak çoğaldı. Bahar o kuş ailesi orada yaşadığı sürece o evde kalacağını henüz bilmiyordu. Özellikle de Hayrullah.                        

Bahar, Hayrullah ve sürekli genişleyen büyük ailesiyle yeni evine alışırken bir gün büfenin alt bölümündeki dolapta temizlik yaparken eski bir kitaba rastladı. Kitabın adı ‘DİŞİLİĞİN ANTROPOLOJİSİ’ idi. Kitap Türkçe yazılmıştı.  Daha önce kim oturmuştu bu evde, bu kitaplar kimlerden kalmıştı bilmiyordu aslında çok da merak etmiyordu. Sadece ona muhteşem ortamı bıraktıkları için onları da evi ona bırakan eski tanıdığını da sevgiyle andı. DİŞİLİĞİN ANTROPOLOJİSİ oldukça kalın, eski püskü, eski kitap kokan tozlu bir kitaptı. Bahar evin en sevdiği köşesi olan cam kenarına geçti bu kitabı heyecanla okumaya başladı. Kitap dişiliğin tarihi ile başlıyordu.      

 Bir yer varmış ki Konya ovasında bize anaerkil yaşantıyı anlatıyormuş.  Anadolu’da, gerçek dişi kadınların var olduğu ‘anaerkil’ toplum dönemi M.Ö 8000 yıllarına Çatalhöyük’e dayanırmış. O devirde hırs, aç gözlülük, komşunun kadınına ya da toprağına göz dikmek yokmuş. Çatalhöyük- neolitik çağ köyü ‘dişi enerji’ kullanımını bize çok güzel resmetmiş. M.Ö 8000-10000 arası Anadolu’nun Konya ovasına bakan bölgesinde kurulmuş Çatalhöyük’te bulunan el yapımı heykelciklerde TANRIÇA figürü dişi enerjinin ve KADIN’IN öneminin ipucunu vermiş. Kazılardan anlaşılan, o dönemde giydikleri kıyafetler, kumaşlar, evlerinin düzenlenmesi, ruhsal ayinler ve gündelik yaşam zamanın döngüleri üzerine kurulmuş. Kadınlar ayın döngüsüne bağlı olarak regli olurlarmış ve bu çok kutsanırmış. Kadın, ay ve toprak bağı çok kutlu imiş. ANA TANRIÇA ruhu çok saygı görür O’ da insanlara bunu karşılığını mutlulukla verirmiş.  

AY EVLERİ

Her hanedeki regl olan kadın ve kız çocuğu ay evi adı verilen eve gelirmiş. Regl dönemi boyunca ay evindeki kadınlara hizmet, rahatlatıcı masaj ve dönemin en kıdemli ve bilge kadını tarafından eğitim verilirmiş. Bu aylık döngünün kutsanması, doğayı, kendini, akışı reddetmemeyi, döngüye teslim olmayı öğretiyormuş aslında.

Eğitim şu konuları içerirmiş.

·         Erkekleri tanımak

·         Hamilelik, hamile kalma süreci

·         Kadınlık

·         Dişilik

·         Annelik sanatı

·         Enerjiyi kullanmak

·         Kendi duygusal gücünü yönetmek ve bunu toplumun refahı için kullanmak

Kadının duygusal, ruhsal, zihinsel ve bedensel olarak mutlu olmasının önemi toplumun temel kanunuymuş. Bunun evrensel güçleri harekete geçirdiği,  toprağın ve iklimin bereketli ve olumlu olmasını sağladığı tüm toplum tarafından bilinirmiş. Kadınların mutluluğu, bereket anlamına gelirmiş.

 

 

GÜNEŞ EVLERİ

Devrin erkekleri ise güneş evinde eğitime alınırmış. Kadınları ay evine giden erkeler güneş evine gelir ve devrin en bilge erkeği onlara eğitim verirmiş.

Eğitim konuları şöyle imiş:

·         Kadınları duygusal, zihinsel, ruhsal ve bedensel olarak mutlu etmek

·         Onları nasıl koruyacakları

·         Avcılık sanatı

·         Çiftçiliğin püf noktaları

·         Baba olmanın incelikleri

Gerçek erkek kadını mutlu eder ise bolluk ve bereket enerjisinin geldiğini bilirmiş. Erkek,  toprağın bereketini, fiziksel gücü ve bilgisiyle eker, biçer, toplar,  işler- yiyecek haline getirir- kadına sunar, kadın ise yiyeceği alır, mutfağa girer, pişirir, hazırlar, sevgiyle erkeğine ve çocuğuna sunarmış. Dişi olmanın gerçek bir dönüştürücülük olduğu bilinirmiş. Anadolu motifi olan KYBELE doğa,  verimlilik, canlılık, bereket ve toprağı çok güzel simgelermiş. Her hanede regli olan kadının ay evine gitmesi hormonel döngülerini ve dişi olmayı, erkeklerinde güneş evlerine gitmesi cesaret ve çalışkanlıklarını onurlandırır, kutsar ve kutlarmış.

Bahar kitaba ara verdi. Daha önce okumaya başladığı romana geri döndü. Orada da ay ve güneş törelerinden bahsediliyordu. O zaman ay ve güneş töresinin ne olduğuna bir anlam verememişti. Şimdi yavaş yavaş anlıyordu kendisi kadın olmanın ne demek olduğu bilmiyordu ve tam da bunu öğrenmek için bir okul ortamına yerleştirilmişti.  Bir de hocalarını bulsa tam olacaktı. Dişi olmak ne demekti? Bunu kendisinin de bilmediğini fark etti. Nasıl olacaktı bu? Kitabı heyecanla okumaya devam etti. Bu arada Hayrullah git gide büyüyor, çapkın bir delikanlı kuş oluyordu…